1859 yılında Amerika Birleşik Devletleri ile Britanya
İmparatorluğu arasında, bugün ABD’nin Washington eyaleti ile Kanada’nın Britanya Kolombiyası arasında yer alan San Juan Takımadaları’nda patlak veren askeri bir gerginliktir. Bu çatışmanın kökeni, 1846 yılında imzalanan Oregon Antlaşması’ndaki coğrafi bir belirsizliğe dayanmaktadır. Antlaşma, sınırı anakarada 49. enlem olarak belirlemiş ancak adalara gelince sınırın “anakara ile Vancouver Adası arasındaki kanalın ortasından” geçeceğini ifade etmiştir. Bölgede Haro Boğazı ve Rosario Boğazı olmak üzere iki ana kanal bulunması, her iki devletin de stratejik öneme sahip San Juan Adası üzerinde hak iddia etmesine yol açmıştır. 1859 yılına gelindiğinde adada hem Amerikalı yerleşimciler hem de Britanyalı Hudson’s Bay Company çalışanları bir arada yaşamaktaydı.
Olayı tetikleyen somut vaka, 15 Haziran 1859 tarihinde Amerikalı çiftçi Lyman Cutlar’ın, bahçesindeki patatesleri yediği gerekçesiyle Britanyalı bir memura ait olan siyah bir domuzu vurarak öldürmesidir. Cutlar, domuzun sahibi olan Charles Griffin’e tazminat olarak 10 dolar teklif etmiş, ancak Griffin’in 100 dolar talep etmesi üzerine anlaşmazlık büyümüştür. Britanyalı yetkililer Cutlar’ı tutuklamakla tehdit edince, adadaki Amerikalı yerleşimciler askeri koruma talep etmiştir. Dönemin Oregon Departmanı komutanı General William S. Harney, Kaptan George Pickett komutasındaki 66 kişilik bir birliği adaya göndererek Amerikan bayrağını dikmiştir. Buna karşılık olarak Britanya, bölgeye üç savaş gemisi göndererek gövde gösterisi yapmış, ancak her iki tarafın komutanlarına da “ilk ateşi açan taraf olmama” emri verilmiştir.
Ekim 1859’a gelindiğinde krizin boyutu, adada 461 Amerikalı askere karşı 5 Britanya savaş gemisi, 167 ağır silah ve 2.140 deniz piyadesinin karşı karşıya gelmesiyle zirveye ulaşmıştır. Olayın haberi Washington ve Londra’ya ulaştığında, her iki hükümet de bir domuz yüzünden topyekûn bir savaşa girme niyetinde olmadıklarını fark ederek diplomatik temaslara başlamıştır. ABD Başkanı James Buchanan, sorunu çözmesi için General Winfield Scott’u bölgeye göndermiştir. Yapılan müzakereler sonucunda, kalıcı bir çözüm bulunana kadar adada “ortak askeri işgal” (joint occupation) statüsü uygulanmasına karar verilmiştir. Bu anlaşma uyarınca adanın kuzeyinde bir Britanya kampı, güneyinde ise bir Amerikan kampı kurulmuş; her iki tarafa da maksimum 100 asker bulundurma sınırı getirilmiştir.
Bu geçici statü, Amerikan İç Savaşı’nın araya girmesiyle birlikte yaklaşık 12 yıl boyunca barışçıl bir şekilde devam etmiştir. Nihai çözüm, 1871 yılında imzalanan Washington Antlaşması ile sınır meselesinin uluslararası bir hakemliğe devredilmesiyle sağlanmıştır. Alman İmparatoru I. Wilhelm’in başkanlık ettiği tahkim komisyonu, 1872 yılında Haro Boğazı’nın sınır olarak kabul edilmesine karar vererek San Juan Adası’nı resmen Amerika Birleşik Devletleri’ne
bırakmıştır. 25 Kasım 1872’de Britanya birlikleri adayı terk etmiş, Amerikan birlikleri ise 1874’te çekilmiştir. Domuz Savaşı, tarihe binlerce askerin aylar boyunca karşı karşıya gelmesine rağmen “tek kaybın bir domuz olduğu” ender askeri krizlerden biri olarak geçmiştir.
Felsefi Kısım:
Domuz Savaşı, bir patates tarlasına giren talihsiz bir hayvanın ölümünden ziyade, insan zihnindeki “mülkiyet” ve “egemenlik” kavramlarının ne kadar kırılgan ve bazen de ne kadar absürt bir kurgu olduğunu yüzümüze çarpar. Bu olayı incelerken, genellikle mülkiyetin kutsallığından bahseden John Locke’un kapısını çalmak gerekir. Locke’a göre bir şeye emek harcayıp onu işleyen kişi, o şeyin sahibi olur. Çiftçi Cutlar için patatesler emeğinin ürünüydü, memur Griffin için ise domuz bir varlıktı. Ancak burada felsefi ironi şudur: İki bireyin mülkiyet kavgası, bir anda iki devasa imparatorluğun “toprak bütünlüğü” davasına evrilmiştir. Locke’un bireysel haklar teorisi, devletlerin elinde devasa birer ego patlamasına dönüşmüş; bir domuzun canı, on binlerce insanın hayatını tehlikeye atan jeopolitik bir satranç taşından farksız hale gelmiştir.
Burada işin içine Jean-Jacques Rousseau’yu ve onun “toplum sözleşmesi”ni dahil ettiğimizde durum daha da samimi ve tuhaf bir hal alır. Rousseau, insanların barış içinde yaşamak için haklarını bir “genel iradeye” devrettiğini söyler. Ancak San Juan Adası’nda gördüğümüz şey, genel iradenin rasyonalitesi değil, kurumların kendi yarattıkları kurallara hapsolmuş olmasıdır. On binlerce kilometre ötedeki Londra ve Washington, bir domuzun felsefi değerini değil, harita üzerindeki bir çizginin prestijini korumaya çalışmaktadır. Rousseau muhtemelen bu duruma bakıp, insanın kurduğu bu yapay sistemlerin (devletlerin), insanın doğal sağduyusunu nasıl felç ettiğine dair uzun bir iç çekerdi. Çünkü sistem bir kez kurulduğunda, artık domuzun bir önemi kalmaz; sadece “onur” ve “bayrak” gibi soyut kavramların mekanik işleyişi kalır.
Farklı bir açıdan bakarsak, Blaise Pascal’ın o meşhur “İnsanlar birbirlerini öldürmek için ne kadar da garip bahaneler buluyorlar” mealindeki düşüncesine çarparız. Pascal, insanın içindeki boşluğu doldurmak için sürekli bir meşgale (divertissement) aradığını söyler. Belki de bu savaş, aslında hiçbir stratejik değeri olmayan bir kaya parçası üzerine yürütülen devasa bir “can sıkıntısı” eylemiydi. Askerlerin aylarca birbirlerine ateş etmeden beklemesi, aslında her iki tarafın da durumun saçmalığının farkında olduğunu ama “kurallar gereği” orada durmaları gerektiğini bildiklerini gösterir. Samimiyetle söylemek gerekirse, Domuz Savaşı bize şunu öğretir: Bizler kendimizi rasyonel varlıklar sansak da, aslında sadece tesadüflerin ve absürt olayların rüzgarında savrulan, kendi icat ettiğimiz mülkiyet kavramına köle olmuş canlılarız. Bir domuz ölebilir, bir imparatorluk sarsılabilir ama sonunda kazanan her zaman tarihin o alaycı sessizliği olur.