1739 ile 1748 yılları arasında Büyük
Britanya ve İspanya krallıkları arasında gerçekleşen, başlangıçta ticari rekabet ve deniz egemenliği haklarına dayanan, ancak ismini bir kaptanın kopan kulağından alan sıra dışı bir çatışmadır.Bu savaşın kökleri, 1713 yılında imzalanan Utrecht Antlaşması’na kadar uzanmaktadır. Bu antlaşma ile İngiltere’ye, İspanyol sömürgelerine sınırlı miktarda mal ve köle satma hakkı tanıyan “Asiento” adı verilen otuz yıllık bir ticari imtiyaz verilmişti. Ancak İngiliz tüccarların bu sınırları aşarak sistematik kaçakçılık yapması ve İspanyol sahil güvenlik gemilerinin (Guarda Costas) İngiliz gemilerine sert müdahalelerde bulunması, Karayipler’de tansiyonu sürekli yüksek tutuyordu.
Savaşa ismini veren olay, 1731 yılında Rebecca adlı İngiliz ticaret gemisinin Florida açıklarında İspanyol sahil güvenliği tarafından durdurulmasıyla yaşandı. İspanyol komutan Juan de León Fandiño, geminin kaptanı Robert Jenkins’i kaçakçılıkla suçladı ve ceza olarak kılıcıyla kaptanın kulağını kesti. Anlatılara göre İspanyol komutan, kesik kulağı Jenkins’e vererek, “Bunu kralına götür ve ona şunu de: Aynı şeyi ona da yaparım eğer burada yakalarsam,” demiştir. Jenkins bu olayı rapor etse de, o dönemde İngiliz hükümeti İspanya ile ilişkileri tamamen koparmaya hazır olmadığı için mesele bir süre örtbas edildi. Ancak yedi yıl sonra, 1738’de, İngiliz Parlamentosu’ndaki muhalefet, Başbakan Robert Walpole’u pasif kalmakla suçlayarak savaşa zorlamak için Jenkins’i tanık olarak çağırdı. Jenkins, kavanozda sakladığı kesik kulağını milletvekillerine gösterince, kamuoyunda ve parlamentoda devasa bir öfke patlaması yaşandı ve İngiltere 1739 yılının Ekim ayında resmen savaş ilan etti.
Savaşın askeri aşaması, her iki imparatorluğun da Amerika ve Karayipler’deki ticaret yollarını ele geçirme stratejisi üzerine kuruldu. İlk büyük başarıyı İngiliz Amiral Edward Vernon, Panama’daki Portobello Limanı’nı sadece altı gemiyle ele geçirerek kazandı. Ancak 1741’de Kolombiya’daki Cartagena de Indias kuşatmasında İngilizler, hem İspanyol savunması hem de sarı humma ve dizanteri gibi salgın hastalıklar nedeniyle yaklaşık 10 bin asker kaybederek büyük bir hezimete uğradı. Bu yenilgi, İngiltere’nin Karayipler üzerindeki mutlak hakimiyet kurma hayallerine darbe vurdu ve savaşın gidişatını yavaşlattı. Savaşın ilerleyen yıllarında çatışmalar, Avrupa’daki taht kavgalarının bir parçası olan Avusturya Veraset Savaşı (1740-1748) ile birleşerek çok daha geniş bir coğrafyaya yayıldı ve asıl odağını kaybetti.
1748 yılında imzalanan Aix-la-Chapelle Antlaşması ile savaş resmen sona erdiğinde, ortaya çıkan tablo büyük bir “status quo ante bellum” yani savaş öncesi duruma dönüş oldu. Antlaşma, sınırları veya ticari hakları kökten değiştiren bir sonuç üretmedi; İngiltere’nin kazandığı bazı bölgeler İspanya’ya iade edilirken, Asiento ticari imtiyazı kısa bir süre sonra tamamen iptal edildi.
On binlerce insanın hayatına ve devasa donanma maliyetlerine mal olan bu savaş, tarihe bir kavanozdaki kesik kulağın bir imparatorluk siyasetini nasıl tetikleyebileceğinin ve ticari çekişmelerin nasıl kişisel bir intikam anlatısına dönüştürülebileceğinin en net örneklerinden biri olarak geçti.
Felsefi Kısım:
Jenkins’in Kulağı Savaşı’nı sadece bir kavanozda saklanan çürümüş bir et parçası üzerinden okumak, aslında buzdağının görünen kısmıyla yetinmek olur; zira bu olay, siyaset felsefesinin o soğuk ve rasyonel koridorlarında tam bir “duygu yönetimi” ve “hakikat inşası” laboratuvarıdır. Michel Foucault’nun penceresinden baktığımızda, o kesik kulağın yedi yıl sonra parlamentonun ortasına bir kutsal emanet gibi bırakılması, iktidarın kendi ekonomik çıkarlarını meşrulaştırmak için “hakikati” nasıl sıfırdan ürettiğinin mükemmel bir örneğidir. Karmaşık ticari vergiler, gemi tonajları veya deniz hukuku üzerine saatlerce konuşarak halkı bir savaşa ikna edemeyeceğini bilen İngiliz siyaseti, rasyonel tartışmayı bir kenara bırakıp “mağduriyet” imgesini bir performans sanatına dönüştürmüştür. Burada artık gerçek olan kulağın kimin olduğu değil, o nesnenin temsil ettiği “ulusal onur” masalıdır. Foucault’nun “bilgi-iktidar” ilişkisi tam burada devreye girer: İktidar, bir nesneyi kullanarak sokağın öfkesini yönlendirecek yeni bir gerçeklik tasarlamıştır.
Bu noktada Giorgio Agamben’in biyopolitika üzerine kurduğu o sarsıcı düşüncelere çarpmamak imkansızdır. Sıradan bir kaptan olan Robert Jenkins’in bedeni, bir kılıç darbesiyle parçalandığı an sadece bireysel bir acının konusu olmaktan çıkıp devletin egemenlik alanına çekilmiştir. Agamben’in “Homo Sacer” kavramıyla tartıştığı o eşik, burada tersinden işler; Jenkins’in vücut bütünlüğünün bozulması, Britanya İmparatorluğu’nun “gövdesine” yapılmış bir saldırı olarak kodlanır. Bir insanın fiziksel parçası, makro-siyasetin bir yakıtı haline getirilmiştir. Devlet, kendi jeopolitik hırsları için bir vatandaşının yıllar önce yaşadığı fiziksel travmayı “kutsal bir öfkeye” tahvil ederek, bireysel biyolojiyi ulusal ideolojinin emrine vermiştir. Yani kulak artık işitme organı değil, bir savaş deklarasyonunun estetikleştirilmiş halidir.
Sokağın bu denli galeyana gelmesi ise bizi ister istemez Gustave Le Bon’un kitle psikolojisi üzerine olan o samimi ama karanlık uyarılarına götürür. Le Bon, kitlelerin mantıkla değil, sadece ve sadece güçlü imgelerle harekete geçtiğini savunur. İngiliz Parlamentosu, halkın önüne karmaşık “Asiento” imtiyazlarını koysaydı muhtemelen herkes esnemeye başlardı; ancak kavanozda saklanan o “barbarlık kanıtı” halkın hayal gücünü felç ederek mantığı devre dışı bırakmıştır. Kitleler için bir imge, binlerce sayfalık ekonomik rapordan daha sahicidir. Sonuçta Thomas Hobbes’un o meşhur “insan insanın kurdu” sözü, devletler ölçeğinde bir kez daha tecelli etmiştir. Hobbesçu bir doğa durumunda, devletler arasındaki kuralsızlıkta kulak sadece bir “casus belli”, yani savaş bahanedir; asıl mesele ise denizin hakimi olup rakibi yutmaktır. İnsanlık tarihi bize bir kez daha göstermiştir ki, en rasyonel görünen imparatorluklar bile, kitleleri ateşlemek söz konusu olduğunda en ilkel ve duygusal simgelerin ardına saklanmaktan çekinmezler.