İstanbul’un “Maymun İdamları” vakası, bir
toplumun toplumsal cinnet ve dini fanatizm kıskacında nasıl rasyonelliğini yitirebileceğinin, bir hayvanın bedeninin nasıl siyasi bir nefret nesnesine dönüşebileceğinin en karanlık hikâyesidir.1590’lı yıllarda, III. Murad’ın saltanatının son dönemlerinde yaşanan bu olay,aslında bir “ahlak temizliği” iddiasıyla başlayıp kitlesel bir kıyıma dönüşmüştür. Olayın merkezinde, padişahın büyük saygı duyduğu, hitabetiyle kitleleri parmağında oynatan ama zihni obsesif bir “günah” algısıyla kararmış olan Molla Abdülkerim Efendi vardır.Her şey, o dönem İstanbul’unun kozmopolit yapısı içinde maymunların çok önemli bir yer tutmasıyla başlar. Özellikle Kuzey Afrika’dan gemiciler aracılığıyla getirilen maymunlar, sadece birer evcil hayvan değil, gemicilik sektörü için hayati birer iş gücüydü. Direklerin tepesine tırmanıp keskin gözleriyle ufku izleyen bu “gözcü” maymunlar, bir geminin korsan saldırısından veya sığ kayalıklardan kurtulmasını sağlayan en erken uyarı sistemleriydi. Ancak bu canlıların Galata ve Azapkapı’daki dükkanlarda satılması, gayrimüslim mahallelerinde ve gemilerde yoğun olarak bulunması, Molla Abdülkerim Efendi’nin zihninde çarpık bir kurgunun fitilini ateşledi. Molla, maymunların “kadınları yoldan çıkardığına”, fuhuşa aracı olduklarına ve Müslümanların ahlakını bozmak için kullanılan şeytani varlıklar olduklarına dair bir vaaz silsilesi başlattı.Olayın patlama noktası, Molla’nın bir Cuma namazı çıkışında galeyana getirdiği binlerce kişilik bir kalabalığı arkasına takarak Galata’daki maymun dükkanlarına baskın yapmasıyla yaşandı. Bu öfkeli kalabalık, şehri sokak sokak, dükkan dükkan gezerek ne kadar maymun varsa topladı. Molla Abdülkerim Efendi’nin trajikomik ama bir o kadar da ürpertici “adalet” anlayışı burada devreye girdi; maymunları öylece öldürmek yerine, onlara birer “suçlu” muamelesi yaparak her biri için özel darağaçları kurdurdu. Molla, bizzat kendi elleriyle bu masum hayvanları ağaç dallarına asarak idam ettirdi. İstanbul halkı, günlerce ağaçlarda sallanan maymun cesetlerini izlemek zorunda kaldı ve bu dehşet verici görüntüden dolayı Abdülkerim Efendi’nin adı tarihe “Maymunkeş” olarak geçti.Bu kıyımın ardından İstanbul’un gemicilik kültürü ve ticari hayatı büyük bir darbe aldı, ancak asıl büyük darbe toplumsal hafızaya vuruldu. Maymunkeş Molla, bu olaydan kısa bir süre sonra Rumeli Kazaskerliği gibi çok yüksek bir makama getirilse de, halkın nefreti onu hiçbir zaman terk etmedi. Öyle ki, 1593 yılında öldüğünde İstanbul’daki hayvanseverlerin ve özellikle gemicilerin gizlice sevinç kutlamaları yaptığı, arkasından kimsenin hayır dua etmediği rivayet edilir. Felsefi bir düzlemde bakıldığında bu olay, **”Antroposentrik (İnsan Merkezli) Şiddet”**in en grotesk halidir; iktidar, toplumun asıl sorunlarını çözemediğinde, otoritesini kanıtlamak için kendine dilsiz ve savunmasız bir “günah keçisi” seçmiş ve şiddeti insan dışı bir bedene yansıtarak kendi “ahlaki kutsallığını” tescillemeye çalışmıştır. Maymunların
idamı, aslında hukukun bir tiyatroya, adaletin ise bir cinnet ayinine dönüştüğü o anın resmidir.
Felsefi Kısım:
Friedrich Nietzsche’nin o keskin bakışıyla yaklaşırsak; insan, kendi içindeki “hayvani” dürtülerle veya toplumsal yozlaşmayla yüzleşemediği an, bu pisliği üzerine yıkacağı bir günah keçisi arar. Molla Abdülkerim, insanların “ahlaksızlık” dediği şeyleri maymunlara yansıttı. Maymunları asarken aslında insanların içindeki o bastırılmış arzuları, yani “insanın kendi gölgesini” idam ediyordu. Hayvan burada sadece bir ayna görevi gördü; Molla aynadaki görüntüden nefret ettiği için aynayı kırdı.
Michel Foucault’nun Biyopolitika kavramı burada vites artırıyor. Normalde devlet, insanların bedenini denetler, onları hizaya sokar. Ama bu olayda iktidar (Molla’nın temsil ettiği otorite), denetim alanını insan türünün dışına taşırıyor. Maymunun bedenini “yargılanabilir bir suçlu” haline getirmek, otoritenin doğanın kendisine bile el koyma çabasıdır. Yani Molla şunu diyor:
“Sadece sizin nasıl yaşayacağınıza değil, sokaktaki hayvanın hangi ahlak kuralına göre öleceğine de ben karar verim.” Bu, otoritenin Tanrıcılık oynadığı o tehlikeli eşiktir.
Mihail Bahtin’in “Grotesk” kavramı burada tam oturuyor. Ciddi bir kurum olan adaletin (mahkemenin, idamın), bir maymun üzerinde uygulanması olayı korkunç bir komediye dönüştürür. Jean Baudrillard’ın penceresinden bakarsak; burada gerçek bir hukuk yok, sadece hukukun “simülasyonu” var. Ortada ne bir suçlu var ne de bir suç, ama kurulmuş devasa bir darağacı sahnede duruyor. Adalet, halkı korkutmak için sergilenen boş ama kanlı bir performans haline geliyor.
Jacques Derrida, insanın hayvana bakışını tartışırken onun “cevap veremezliği” üzerine durur. Maymun asılmak üzereyken kendini savunamaz, “ben suçsuzum” diyemez. İşte iktidar, bu mutlak sessizliği sever. Maymunun dilsizliği, Molla’nın sesinin mutlak güç olmasını sağlar. Karşısında itiraz edemeyecek bir “öteki” bulan otorite, kendi çılgınlığını en saf haliyle sergiler.
“Antroposentrik Megalomani”: İnsanın, evrenin merkezine kendi ahlak anlayışını koyup, buna uymayan her şeyi (maymunu bile) düşman bellemesi.
“Simgesel Şiddet”: Aslında gemicilere, muhaliflere veya farklı yaşayanlara gözdağı vermek için maymunların bedeninin bir “reklam panosu” gibi kullanılması.
“Nekrosiyasetin Saçmalığı”: Ölüm kararı verme gücünün, rasyonel bir nedenden kopup tamamen bir “delilik ayinine” dönüşmesi.