Hollanda ile İngiltere’nin güneybatı
kıyısında yer alan Scilly Adaları arasında gerçekleşen, tarihin en uzun süren ancak tek bir merminin bile atılmadığı diplomatik bir çatışma halidir. Savaşın kökenleri, 1642-1651 yılları arasında İngiltere’de yaşanan İç Savaş’a dayanmaktadır. Bu iç savaşta Parlamento yanlıları (Yuvarlak Kafalılar) ile Kraliyet yanlıları (Süvariler) karşı karşıya gelmiş, Hollanda ise o dönemde Parlamento yanlılarının safında yer almıştır. Kraliyet yanlısı donanma, Parlamento güçleri tarafından sıkıştırılınca Scilly Adaları’na sığınmış ve buradan Hollanda ticaret gemilerine saldırarak ciddi zararlar vermiştir.
Savaşın resmi başlangıcı 17 Nisan 1651 tarihinde gerçekleşmiştir. Hollanda Amiralı Maarten Tromp, Scilly Adaları’ndaki Kraliyet yanlısı donanmadan tazminat talep etmek üzere bölgeye gitmiş, talepleri reddedilince adalara resmen savaş ilan etmiştir. Ancak bu savaş ilanından kısa bir süre sonra, Haziran 1651’de, Parlamento yanlısı İngiliz amiral Robert Blake, Kraliyet donanmasını teslim olmaya zorlamış ve Scilly Adaları’nı Parlamento kontrolüne geçirmiştir. Hollanda donanması, asıl düşmanı olan Kraliyet yanlılarının bölgeden temizlenmesi üzerine hiçbir askeri harekâtta bulunmadan limanlarına geri dönmüştür. Ancak bu geri dönüş sırasında, adalara açılan savaş resmen sona erdirilmemiş ve bir barış antlaşması imzalanması unutulmuştur.
Aradan geçen üç yüzyıl boyunca bu diplomatik boşluk fark edilmemiştir. Savaşın sona ermesi, 1985 yılında Scilly Adaları Konseyi Başkanı ve tarihçi olan Roy Duncan’ın, “Scilly’nin Hollanda ile hâlâ savaşta olduğu” yönündeki yerel efsaneleri araştırmasıyla gündeme gelmiştir. Duncan, Londra’daki Hollanda Büyükelçiliği’ne başvurarak durumun netleştirilmesini istemiş ve yapılan arşiv incelemeleri sonucunda savaşın hukuki olarak hâlâ devam ettiği teyit edilmiştir. Hollanda makamları, 1651 yılındaki savaş ilanının teknik olarak hiçbir zaman iptal edilmediğini ve barışın sağlanmadığını doğrulamıştır.
Savaşın resmi sonu ve barış süreci 17 Nisan 1986’da, yani savaş ilanından tam 335 yıl sonra tamamlanmıştır. Hollanda Büyükelçisi Jonkheer Rein Huydecoper, Scilly Adaları’nı ziyaret ederek sembolik ama hukuki olarak bağlayıcı olan barış antlaşmasını imzalamıştır. İmza töreni sırasında büyükelçi, 335 yıl boyunca adalıların Hollanda saldırısı korkusuyla yaşamasının sona ermesinden duyduğu memnuniyeti dile getiren bir şaka yapmış, ancak nesnel olarak bu durumun sadece idari bir unutkanlıktan kaynaklandığı belirtilmiştir. 1986 tarihli bu barış belgesiyle birlikte, dünya tarihinin en uzun süreli “kansız savaşı” resmi olarak tarihin tozlu sayfalarındaki yerini almıştır.
Felsefi kısım:
335 Yıl Savaşı, aslında kağıt üzerinde unutulmuş bir imzanın, gerçekliğin kendisinden daha güçlü bir hüküm sürdüğü muazzam bir bürokratik absürtlük örneğidir. Bu durumu felsefi bir süzgeçten geçirdiğimizde, karşımıza ilk olarak Jean Baudrillard’ın o meşhur “simülasyon” kuramı çıkar. Baudrillard’a göre bazen harita, araziden daha gerçektir. Bu savaşta da ne bir patlayan top ne de ölen bir asker vardır; yani fiziksel gerçeklikte bir “savaş” yoktur ancak hukuksal ve dilsel düzlemde savaş tüm hızıyla devam etmektedir. İnsanlar tarlalarını sürüp hayatlarına devam ederken, devletlerin arşivlerinde birbirlerine “düşman” olarak kodlanmış olmaları, göstergenin (savaş ilanının) gerçekliğin (barışçıl yaşamın) önüne geçmesidir. Yani 335 yıl boyunca dünya, yaşanmayan bir olayın “resmi kaydı” tarafından yönetilmiştir.
Burada Ludwig Wittgenstein’ın dil oyunlarına da bir selam çakmamız gerekir. Wittgenstein, kelimelerin anlamlarının onların kullanımında saklı olduğunu söyler. Hollandalılar ve Scilly halkı yüzyıllarca birbirlerine “düşman” kelimesini yakıştırmamış, bu kelimeyi hiç kullanmamışlardır. Ancak dilin kurumsal yapısı, yani o tozlu arşivlerdeki “savaş hali” ifadesi, kelimenin kullanımından bağımsız bir varlık kazanmıştır. Bu durum, insan iradesinin dışında, kendi kendine yaşayan bir “dilsel canavar” gibidir. İnsanlar barış içinde yaşasa da, sistemin dili onları savaşın içinde tutmaya devam etmiştir; ta ki 1986’da birisi çıkıp o dil oyununu “barış” kelimesiyle yeniden kurana kadar.
Max Weber’in bürokrasi üzerine olan karamsar ama haklı tespitleri de bu savaşın ruhunda gizlidir. Weber, modern dünyayı bir “demir kafes” olarak betimler; rasyonalite ve kurallar o kadar baskındır ki, insan doğasının esnekliği bu kurallar arasında kaybolur. 335 yıl süren bu durum, bürokrasinin kendi içine dönük, hantal ve bazen de tamamen anlamsızlaşan yapısının bir kanıtıdır. Bir memurun unuttuğu bir imza, koca bir uluslararası statüyü yüzyıllarca kilitleyebilir. Samimiyetle söylemek gerekirse bu olay bize şunu fısıldar: Bizler gerçek dünyada yaşadığımızı sansak da, aslında devletlerin, yasaların ve kağıtların kurduğu o yapay “hukuksal gerçeklik” içinde birer figüranız. Bir kağıt parçası, 335 yıl boyunca gerçeği askıya alabilecek kadar büyük bir güce sahiptir; yeter ki kimse o kağıdı kurcalamasın.