Avusturya İmparatoru II. Joseph,
Osmanlı’ya karşı büyük bir sefer düzenlemiştir. Ordu, Karánsebes kasabası yakınlarında kamp kurar.Akşam saatlerinde ordunun öncü birliği olan Hussar (Süvari) alayı,keşif yapmak için Timiş Nehri’ni geçer. Karşı kıyıda Osmanlı askerlerini bulmayı beklerken, bir grup Roman göçebesine rastlarlar. Göçebelerin ellerinde bol miktarda schnapps (sert bir içki/rakı) vardır.Yorgun ve susuz süvariler, içkileri satın alıp içmeye başlarlar. Bir süre sonra nehrin bu tarafına geçen bir grup piyade, süvarilerin içki içtiğini görüp ortak olmak ister. Ancak süvariler, ganimetlerini paylaşmaya niyetli değildir; içki fıçılarının etrafına barikat kurarlar. Tartışma kısa sürede arbedeye dönüşür ve sinirler gerilir.Arbede sırasında siniri bozulan bir asker (veya bir süvari), piyadeleri korkutup içkiden uzaklaştırmak için havaya ateş açıp “Turci! Turci!” (Türkler! Türkler!) diye bağırır. Zaten günlerdir Osmanlı baskını bekleyen askerler, alkolün de etkisiyle bu şakayı ciddiye alırlar. Süvariler, atlarına atlayıp kampın içine doğru dörtnala kaçmaya başlar.Arkadan gelen piyadeler, karanlıkta üzerlerine doğru hızla gelen süvarileri “Osmanlı akıncıları” sanıp ateşe başlarlar. O an nehrin her iki yakasında da kıyamet kopar.Avusturya ordusu çok uluslu bir yapıydı; içinde Avusturyalılar, Sırplar, Hırvatlar, İtalyanlar ve Macarlar vardı. Orduyu sakinleştirmeye çalışan subaylar Almanca “Halt! Halt!” (Durun!) diye bağırırken, Almanca bilmeyen diğer etnik gruplar bu haykırışları Osmanlıların savaş nidası olan “Allah! Allah!” olarak duyarlar.Bu dilsel kaza, paniği geri dönülemez bir boyuta taşır. Karanlıkta kimse kimseyi tanımamaktadır. Bir süvari alayı komutanı, kampın içine sızan bir düşman birliği olduğunu sanarak kendi askerlerinin üzerine topçu ateşini başlatır. Kampın ortasında tam bir “herkesin herkese karşı savaşı” başlar. Askerler çadırlardan fırlayıp önlerine gelen her gölgeyi süngülemektedir.Kaos o kadar büyüktür ki, İmparator II. Joseph durumu kontrol etmeye çalışırken atından düşürülür. Rivayete göre, kendi korumaları tarafından düşman sanılan imparator, canını kurtarmak için nehre atlar ve kıyıdaki çamura saplanır. Koskoca Avusturya ordusu, sabaha kadar kendi gölgesiyle savaşarak kasabayı terk eder.İki gün sonra gerçek Osmanlı ordusu (Sadrazam Koca Yusuf Paşa komutasındaki birlikler) Karánsebes’e ulaştığında şaşkınlık içindedir. Sahada yaklaşık 10.000 ölü ve yaralı Avusturya askeri yatmaktadır. Ordu, tüm mühimmatını, toplarını ve hazinesini bırakıp kaçmıştır. Osmanlılar, tek bir kılıç sallamadan mutlak bir zafer kazanmıştır.
Felsefi Kısım:
Ludwig Wittgenstein’ın o meşhur “Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır” sözü, Şebeş’te tam bir “sınır ihlaline” dönüşüyor. Düşünsene; subay “Dur!” (Halt) diye bağırıyor ama askerin zihni o sesi “Allah” (Düşman) diye tercüme ediyor.Ferdinand de Saussure perspektifiyle bakarsak, burada “gösterge” (ses) ile “gösterilen” (anlam) arasındaki bağ kopuyor. Dil artık bir anlaşma aracı değil, bir kaos makinesi haline geliyor. İnsanlar aynı kelimeyi duyuyor ama herkes kendi korku tüneline hapsoluyor. İletişim iflas edince, geriye konuşan tek şey tüfekler oluyor.Nassim Taleb’in “Siyah Kuğu” teorisi burada tam karşımızda. Strateji odalarında her şeyi hesaplıyorsun; lojistik, mühimmat, düşman sayısı… Ama karşı kıyıdaki bir fıçı içkiyi kimse denkleme katmıyor.Burada Albert Camus’nün Absürt felsefesi devreye giriyor: İnsan, tarihte ve hayatta rasyonel bir anlam, bir düzen arar (strateji, hiyerarşi); ama hayat ona “bir fıçı rakı yüzünden birbirini vuran 10 bin ceset” fırlatır. Şebeş, insan planlamasının evrenin o meşhur “saçmalığı” karşısındaki acınası yenilgisidir.Edward Said’in Oryantalizm’de anlattığı o “Korkutucu Öteki” (Türk) imgesi, Avusturya ordusunun zihnine öyle bir işlemiş ki, sahada gerçek bir düşmana gerek bile kalmıyor. Düşman artık dışarıda değil, askerin bilinçaltında.Jacques Lacan’ın “Ayna Evresi”ni buraya uyarlarsak; ordu, karanlıkta karşılaştığı kendi yansımasını (kendi silah arkadaşını) “Düşman” olarak kodluyor. Bu tam bir ayna faciası. Kendini vuran ordu, aslında kendi yarattığı korkuyla savaşıyor. Şiddet hedefini kaybettiğinde, döner bizzat sahibini vurur. Bu, iktidarın kendi paranoyasıyla zehirlenmesidir.Giorgio Agamben’in “İstisna Hali” kuramına göre, o panik anında tüm kurallar, rütbeler ve hukuk bir anda buharlaşır. Şebeş’te başlayan o ilk ateş, bir “olağanüstü hal” yaratıyor ve Thomas Hobbes’un dediği o karanlık yere; “herkesin herkese karşı savaşına” dönülüyor.Achille Mbembe’nin Nekrosiyaset (Ölüm Siyaseti) kavramı ise burada ironik bir şekilde ters işliyor: Normalde iktidar, düşmanı öldürme hakkını kullanır. Ama Şebeş’te iktidar (ordu), kontrolü kaybedip bu öldürme gücünü kendi gövdesine yöneltiyor. Bu, sistemin kendi kendini imha etmesi, yani bir nevi “egemenliğin intiharı.”
“Semiyotik Kayma”: Bir sesin (Halt), farklı bir kültürel kod içinde tamamen zıt ve yıkıcı bir anlama (Allah) bürünmesi.
“Oto-İmmün Şiddet”: Bir yapının, dış tehdit algısını o kadar içselleştirmesi ki, sonunda savunma mekanizmalarını kendi organlarına doğrultması.
“Absürt Kahramanlık”: Hiçlik uğruna (bir fıçı schnapps için) sergilenen devasa askeri çabanın yarattığı o kara mizah.
“Babil Sendromu”: Çok uluslu bir yapının, kriz anında ortak bir anlam zemininden yoksun olması nedeniyle birbirini “yabancı” ve “canavar” olarak görmesi.