16.yüzyıl Almanyası, Reform
hareketlerinin sancılarıyla sarsılırken Münster şehri, tarihin en radikal teokratik deneylerinden birine sahne oldu. Kendilerine Anabaptistler diyen bir grup, şehrin kontrolünü ele geçirdiğinde niyetleri barışçıl bir dini cemaat kurmaktı. Ancak olaylar, kısa sürede toplumsal bir çılgınlığa dönüştü. Şehrin piskoposu kovulduktan sonra Jan Matthys ve ardından gelen Jan van Leiden, Münster’i dış dünyaya tamamen kapalı, “Yeni Kudüs” adını verdikleri bir tecrit kampına çevirdiler.Şehrin içinde kurulan yeni düzende mülkiyet kavramı tamamen silindi. Kimin ne yiyeceğine, kimin kiminle evleneceğine sadece “peygamberler” karar veriyordu. Jan van Leiden, kendini tüm dünyanın kralı ilan ettiğinde, şehir meydanında altın bir taht kurdurdu ve lüks kıyafetler içinde halkın karşısına çıkmaya başladı. O esnada halk, piskoposun dışarıdan kurduğu kuşatma nedeniyle açlıktan kırılıyor, kedi ve köpekleri yiyordu. Van Leiden ise kuşatmayı bir “tanrısal sınav” olarak pazarlıyor, itiraz eden herkesi bizzat kendi elleriyle veya cellatlarıyla meydanda infaz ettiriyordu. Öyle ki, eşlerinden biri liderin otoritesini sorguladığında, halkın önünde kafasını bizzat Leiden kesti ve diğer eşleriyle birlikte cesedin etrafında dans ettiler.1535 Haziranı’nda, açlık ve ihanet şehrin surlarını zayıflattı. Piskoposun ordusu, şehirden kaçan bir muhbirin yardımıyla gizli bir kapıdan içeri sızdı. Sokaklarda tam bir katliam yaşandı; Anabaptistlerin çoğu kılıçtan geçirildi. Ancak hareketin üç lideri (Jan van Leiden, Bernd Knipperdolling ve Bernd Krechting) sağ ele geçirildi. İktidar, bu radikal başkaldırının bedelini sadece ölümle değil, unutulmayacak bir acıyla ödetmek istiyordu. Liderler bir yıl boyunca kafeslerde sergilendikten sonra Münster meydanına getirildiler.İnfaz günü binlerce insan meydanı doldurdu. Üç lider, vücutlarından et koparan kızgın penselerle tam bir saat boyunca işkence gördü. Cellatlar, mahkûmların dillerini boğazlarından çekip kopararak konuşmalarını engelledi. En sonunda, göğüslerine saplanan kızgın hançerlerle hayatlarına son verildi. Ancak bu vahşet bile iktidarın öfkesini dindirmeye yetmedi.Parçalanmış cesetler, her biri bir insan boyunda olan demir kafeslere yerleştirildi. Bu kafesler, şehrin en yüksek noktası olan St. Lambert Kilisesi’nin kulesine asıldı. Buradaki amaç, sadece suçluyu cezalandırmak değil, cesedin çürüme sürecini tüm şehre izletmekti. Kuşlar cesetleri parçalarken, kemikler yıllarca o kafeslerden aşağı süzüldü. Bu “gösteri”, iktidarın sarsılmaz otoritesini temsil eden sessiz bir nöbete dönüştü. O kafesler tam 486 yıl boyunca orada kaldı. Bugün hâlâ kilise kulesinde sallanan boş demirler; dinin, devlet şiddetinin ve insan kibrinin en somut ve en karanlık kalıntısı olarak varlığını sürdürmektedir.
Felsefi Kısım:
Burada ilk karşımıza çıkan isim Michel Foucault. Foucault, Disiplin ve Ceza eserinde tam da bu “kamusal işkence” meselesine parmak basıyor. Tartışalım: Piskopos neden isyancıları sadece asıp gömmedi? Neden o cesetleri 500 yıl boyunca o kulede çürüttü?
Foucault der ki; burada cezalandırılan şey “suçlu” değil, aslında “halkın gözüdür”. İktidar, o cesetleri bir hakikat ayinine dönüştürür. Yani o kafesler orada sallandığı sürece, piskoposun gücü her sabah yeniden doğar. Bu noktada sormak lazım: Seni yöneten güç, senin bedenine mi talip yoksa zihnindeki o “korku imajına” mı? Bugün makineli tüfeklerle emuları tarayan akıl ile o gün o kafesleri asan akıl aynıdır: “Ben buradayım ve doğanın ya da insanın sınırlarını ben çizerim.”
İstisna Hali ve “Kutsal İnsan”
Şimdi meselenin diğer tarafına, yani o şehri “Yeni Kudüs” yapan Jan van Leiden’e bakalım. Giorgio Agamben’in “İstisna Hali” kuramı burada devreye giriyor. Leiden, şehrin etrafına görünmez bir duvar ördü ve içerideki herkesi yasanın dışına itti. İçeride para yok, mülkiyet yok, sadece liderin keyfi var.
Agamben buna “Homo Sacer” (Kutsal İnsan) der. Yani öyle bir noktadasın ki; öldürülebilirsin ama senin ölümün bir cinayet sayılmaz, çünkü sen artık bir “vatandaş” değil, liderin elindeki bir “istatistiksin”. Münster halkı, o kuleye asılmadan çok önce, kendi liderlerinin elinde birer canlı cenazeye dönüşmüştü zaten. Tartışmaya açıyorum: Bir ideoloji uğruna “çıplak hayat” olmayı kabul etmek, o demir kafese girmekten daha mı az korkunç?
Gösteri ve Hafıza: Kafesler Neden Hâlâ Orada?
Son olarak, asıl can alıcı kısma gelelim. Guy Debord, Gösteri Toplumu’nda imajların gerçekliğin yerini aldığını söyler. O kafesler bugün boş, evet. Ama neden indirilmiyor? Çünkü o kafesler artık birer nesne değil, birer sembol.
Debord’un penceresinden bakarsak; devlet sana “Ben değiştim, artık işkence yapmıyorum” dese de, o kafesleri orada tutarak hafızanı canlı tutar. Bu bir sessiz tehdit gösterisidir. Gerçekliğin (isyancıların kemiklerinin) yerini imaj (boş kafesler) almıştır.