V. Karl, ya da bizim bildiğimiz adıyla Şarlken;
Avrupa’nın yarısını, Amerika’nın altınlarını ve güneşin batmadığı uçsuz buçsuz toprakları yöneten o devasa adam, hayatının sonuna doğru dünyanın en kudretli hükümdarı olmanın bedelini ağır bir ruhsal çöküşle ödemeye başlamıştı. Bu hikâye, sadece bir imparatorun emekliliğini değil, bir insanın kendi yokluğuyla girdiği o ürpertici ve felsefi randevuyu anlatır.Şarlken’in bu “cenaze provasına” giden yol, aslında bir bıkkınlık ve fiziksel acı hikâyesiyle başlar. Yıllarca Kanuni Sultan Süleyman ile dünya liderliği için kapışan, Protestan isyanlarıyla boğuşan ve bitmek bilmeyen savaşlar yüzünden at üstünden inmeyen imparator, 50’li yaşlarına geldiğinde artık bedenen tükenmişti. Gut hastalığı ellerini ve ayaklarını öyle bir hale getirmişti ki, bazen kalem bile tutamıyor, yemek yerken bile acı çekiyordu. 1556 yılında, o döneme kadar duyulmamış bir hamle yaparak tacını, tahtını ve tüm dünyevi iddialarını bir kenara bıraktı. İmparatorluğu oğlu II. Felipe ve kardeşi Ferdinand arasında paylaştırdıktan sonra, İspanya’nın sapa bir köşesindeki Yuste Manastırı’na çekildi.Manastırdaki hayatı, bir imparatordan çok bir keşişin hayatına benziyordu ama tuhaf bir saplantısı vardı: Zaman ve Ölüm. Yanına düzinelerce mekanik saat almıştı ve her gün bu saatlerin hepsini aynı saniyede çalıştırmaya çalışıyordu. Ancak saatleri bile aynı ritme sokamayan bir adamın, koca bir imparatorluğu ve farklı inançlardaki insanları nasıl yönetebileceğine dair derin bir hayal kırıklığı yaşıyordu. Bu hayal kırıklığı zamanla karanlık bir melankoliye ve ölüm takıntısına dönüştü. Karl artık her gün kendi ruhu için ayinler düzenletiyor, siyah kefenler giyerek odasında saatlerce dua ediyordu. Fakat bu ona yetmedi; o, her canlının kaçtığı o nihai anı, yani kendi ölümünü bizzat “tecrübe etmek” istedi.1558 yılının Ağustos ayında, tarihin en garip ritüellerinden biri gerçekleşti. Karl, manastırdaki rahiplere emir vererek sanki gerçekten ölmüş gibi eksiksiz bir cenaze töreni hazırlattı. Manastırın duvarları tamamen siyah kumaşlarla kaplandı, yüzlerce meşale yakıldı ve ortaya devasa bir katafalk kuruldu. İmparator, siyah bir kefene sarılarak o katafalkın üzerindeki tabutun içine uzandı. Etraftaki rahipler ve hizmetkârlar, ellerinde siyah mumlarla tabutun çevresinde saf tuttular ve Karl’ın ruhunun huzura ermesi için o tüyler ürperten cenaze ilahilerini söylemeye başladılar.Şarlken, o an tabutun içinden gözlerini hafifçe aralayarak kendi arkasından dökülen yaşları, dumanı tüten mumları ve duaların ritmini izledi. O an hem ölüydü hem de kendi ölümünün tek izleyicisi. İktidarın ona veremediği o “mutlak kontrol” hissini, belki de ilk kez kendi yokluğunu bir tiyatro oyunu gibi yönetirken hissetmişti. Tören bittiğinde tabutundan ağır adımlarla kalktı, şaşkınlık içindeki rahiplere teşekkür etti ve sessizce hücresine çekildi. Sanki ölümü evcilleştirmiş, onu bir korku nesnesi olmaktan çıkarıp mekanik bir saate dönüştürmüştü. Ancak bu “prova”, gerçeğin kapısını çoktan aralamıştı. Bu tuhaf törenden sadece birkaç hafta sonra Şarlken, elinde eşinin bir portresiyle
gerçekten hayata gözlerini yumdu. Arkasında ise sadece topraklar değil, insanın kendi sonuna olan o meşhur ve karanlık merakını bıraktı.
Felsefi Kısım:
Jean Baudrillard’ın Simülasyon kuramı burada tam karşımızda. Ölüm, insan için kontrol edilemez tek “mutlak gerçek”tir. Şarlken, bu gerçeğin dehşetini kırmak için onun bir taklidini (simülasyonunu) yaratır. Tabuta girmek, aslında ölüme “Seni ben kurguladım, seni ben başlattım ve tabuttan kalkarak seni ben bitirdim” demektir. İktidar, hayatı yönetemediği noktada ölümü bir “performans” haline getirerek onu evcilleştirmeye çalışır.
Walter Benjamin, iktidarın zirvesindeki figürlerin kaçınılmaz bir melankoliye sürüklendiğini söyler. Her şeye sahip olan kişi, sahip olduğu her şeyin bir gün “hiç” olacağını en erken fark edendir. Şarlken’in cenaze provası, “Vanitas” (boşunalık) felsefesinin ete kemiğe bürünmüş halidir. O tabutun içinden dışarıya bakmak; tacın, tahtın ve orduların aslında birer gölgeden ibaret olduğunu, nihai hakikatin o dar tabut olduğunu kabullenmektir.
Jacques Lacan’ın “Ayna Evresi”ni tersten okuyalım. Normalde çocuk aynada kendini görüp bir “benlik” inşa eder; Şarlken ise tabutta kendi cesedini kurgulayarak o benliği “yok eder.” Kendi bedenini bir nesne (kadavra) gibi tabuta koyup, dışarıdan bir gözlemci gibi izlemesi, öznenin kendi varoluşuna yabancılaşmasıdır. Bu, insanın kendi hayatını bir tiyatro oyunu gibi izlediği, o en absürt ve samimi kopuş anıdır.
Şarlken’in yanındaki düzinelerce saatle olan takıntısını, Martin Heidegger’in “Ölüme Doğru Varlık” kavramıyla birleştirebiliriz. Saatlerin her “tik-tak” sesi, imparatora ölüme bir adım daha yaklaştığını hatırlatır. Şarlken, saatleri aynı ritme getiremediğinde aslında zamanın ve ölümün kontrol edilemez olduğunu anlar. Cenaze provası, bu “akıp giden zamana” karşı durup, zamanı o an dondurma çabasıdır.
“Nekrosiyasetin Estetiği”: Ölümün sadece biyolojik bir son değil, bir “sahneleme” ve “estetik bir ritüel” olarak kullanılması.
“Ego-Apokalips”: Kişinin kendi kıyametini (ölümünü) bizzat planlayıp izleyerek, egonun son arzusunu (kendi sonunu görme arzusunu) tatmin etmesi.
“Bedenin Nesneleşmesi”: İmparatorluk bedeninin, dinsel bir dekor (tabut) içindeki pasif bir nesneye indirgenmesi.