tarihin en büyük erkek egemen
kalelerinden biri olan Vatikan’ın kalbinde, bir kadının zekâsı ve kamuflajıyla açtığı o devasa “sızıntının” ve sonrasında gelen trajik yıkımın öyküsüdür. Hikâye, 9. yüzyılın karanlık ve eğitimin kadınlara tamamen yasak olduğu Avrupa’sında başlar. Mainzlı (Almanya) genç ve parlak bir zihin olan Joan, bilgiye olan açlığını dindirebilmenin tek yolunun kendi kimliğinden vazgeçmek olduğunu anladığında, tarihin en büyük kimlik oyunlarından birini başlatır. Erkek kılığına girip saçlarını kazıtan ve “Johannes Anglicus” adını alan Joan, bir keşiş olarak manastıra girer; burada gösterdiği üstün teolojik bilgi ve hitabet yeteneğiyle kısa sürede sivrilir.Joan’ın yükselişi tesadüfi bir başarı değil, sistematik bir dehanın ürünüdür. Atina’da eğitim gördükten sonra Roma’ya gelen bu “genç din adamı”, Vatikan bürokrasisinde hızla tırmanır. Öyle bir güven ve hayranlık uyandırır ki, 853 yılında Papa IV. Leo öldüğünde, halk ve kardinaller heyeti tarafından oy birliğiyle Katolik dünyasının lideri, yani Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi seçilir. İki yıl boyunca kimse bu kusursuz “erkek” performansından şüphe duymaz; Joan, törenleri yönetir, kararnameler imzalar ve krallara diz çöktürür. Ancak bu muazzam kurgu, doğanın en temel gerçeği olan “yaratım” karşısında paramparça olacaktır. Joan, bir hizmetçisinden hamile kalır ve bu durumu bol cüppelerinin altında, iktidarın gölgesinde aylarca saklamayı başarır.
Felaket, 855 yılında St. Peter Bazilikası’na giden kutsal bir geçit töreni sırasında patlak verir. Aziz Clement Kilisesi yakınlarındaki dar bir sokakta, halkın coşkulu tezahüratları arasında yürürken Joan’ın doğum sancıları başlar. Tarihin en sarsıcı anlarından biri o sokakta yaşanır: Kutsal Papa, tüm Roma halkının gözü önünde bir çocuk dünyaya getirir. Bu sahne, o dönemin dünyası için sadece bir skandal değil, evrensel düzenin ve ilahi hiyerarşinin kökten yıkılmasıdır. Rivayetlerin çoğu, Joan’ın o anda öfkeli kalabalık tarafından linç edildiğini ya da doğumun hemen ardından hayatını kaybettiğini anlatır. Vatikan ise bu “utancı” tarihten silmek için o sokağı kutsal yürüyüş rotalarından çıkarır ve Joan’ın ismini resmi listelerden kazır.Bu olayın ardından Kilise’nin aldığı önlem ise efsanenin en absürt ama sembolik tarafıdır. Anlatılara göre, bir daha benzer bir sızıntı yaşanmaması için yeni seçilen her Papa’nın erkek olduğunu kontrol etmek amacıyla ortası delik bir mermer koltuk (Sella Stercoraria) kullanılmaya başlanır. Görevli kardinal, koltuğun altına elini sokup fiziksel kontrolü yaptıktan sonra “Testiculos habet et bene pendentes” (Hayaları var ve yerinde sallanıyorlar) diyerek seçimi onaylar. Papa Joan vakası felsefi olarak bize şunu fısıldar: İktidar, ne kadar kusursuz bir zırh kuşanırsa kuşansın ve ne kadar sert kurallar koyarsa koysun, biyolojik bedenin çıplak gerçekliği karşısında savunmasızdır. Joan, cinsiyetin aslında bir “performans” olduğunu kanıtlamış, ancak bu performansın bedelini en trajik şekilde ödemiştir.
Felsefi Kısım:
Judith Butler, cinsiyetin doğuştan gelen sabit bir öz değil, sürekli tekrarlanan bir “performans” olduğunu savunur. Papa Joan, bu kuramın yaşayan kanıtı gibidir. İki yıl boyunca “erkekliği” o kadar kusursuz oynamıştır ki, Katolik dünyasının en tepesindeki adamlar bile onun otoritesini sorgulamamıştır. Bu durum bize İktidar, senin kim olduğunla değil, o “rolü” ne kadar
inandırıcı sergilediğinle ilgilenir. Joan, cübbeyi giyip Latince duaları erkek sesiyle okuduğunda, toplumun zihnindeki “Papa” imajını doldurmuştur. Yani cinsiyet, iktidar sahnesinde giyilip çıkarılabilen bir kostümdür.
Foucault, iktidarın bedeni kontrol etmek, onu disipline etmek ve sınıflandırmak istediğini söyler. Vatikan, bedenleri “erkek” ve “kadın” olarak kesin çizgilerle ayırarak otoritesini kurar. Ancak Joan’ın hamileliği ve doğumu, bu biyopolitik kontrolün dışında kalan, öngörülemeyen bir “bedensel patlama”dır. İktidar ne kadar büyük bir zırh (kilise hiyerarşisi) kuşanırsa kuşansın, biyolojik gerçeklik (doğum sancısı) o zırhı en zayıf yerinden çatlatır. Joan’ın bedeni, onun zihninin kurduğu o muazzam yalanı ifşa eden bir “hain” haline gelmiştir. Beden, bazen zihnin siyasi projelerine ihanet eden en dürüst parçamızdır.
Vatikan’ın o meşhur “delikli koltuk” (Sella Stercoraria) ritüeli, aslında tam bir Derridacı ironidir. Kilise, “erkeklik” üzerine mutlak bir otorite kurduğunu iddia ederken, bir kadının bu sistemi delmesi üzerine fiziksel bir kontrol mekanizmasına muhtaç kalmıştır.Bir şeyin (erkekliğin) varlığını kanıtlamak için bu kadar absürt bir teste ihtiyaç duyulması, o şeyin aslında ne kadar kırılgan olduğunu gösterir. O delikli koltuk, iktidarın “ya yine kandırılıyorsak?” korkusunun somutlaşmış halidir. İktidar artık sadece kelimelere (vaazlara) değil, fiziksel bir “parçaya” muhtaçtır.
Baudrillard’ın penceresinden bakarsak; Joan’ın iki yıllık papalığı bir simülasyondur. Ortada gerçek bir Papa yoktur, ama sistem tıkır tıkır işlemektedir. Kararlar alınır, kutsamalar yapılır, halk inanır.Joan’ın doğumu, simülasyonun “gerçeklik” tarafından katledilmesidir. O dar sokaktaki doğum anı, tüm o kutsal törenlerin, cübbelerin ve unvanların birer “görüntüden” ibaret olduğunu tokat gibi çarpar. Gerçeklik, simülasyonun (papalık makamının) içine sızdığında, sistem çöker.
“Sessiz Sızıntı”: Bilginin (eğitimin) sadece erkeğe ait olduğu bir dünyada, bir kadının zekâsıyla bu “dilsel ve kültürel” barajı aşması.
“Bedenin Grotesk İstilası”: En kutsal ve ciddi mekânın (Papalık rotası), en insani ve “bedensel” eylemle (doğum) bir anda altüst olması.
“Kurumsal Travma”: Bir kurumun (Vatikan), kendi tarihindeki bir hatayı silmek için gösterdiği devasa çabanın (ismini kazımak, sokağı değiştirmek) aslında o hatayı daha da ölümsüzleştirmesi.