yaklaşık 24 bin beyitten oluşan ve
binlerce yıldır Güney Asya’nın kültürel, dini ve ahlaki pusulası olan devasa bir destandır. Bu anlatı, sadece bir prensin maceraları değil, aslında ideal insan arayışının, sadakatin ve kozmik dengenin (Dharma) yeryüzündeki yansımasıdır. Hikâyenin merkezinde, Tanrı Vishnu’nun yedinci avatarı olarak dünyaya gelen Ayodhya Prensi Rama bulunur. Rama, sadece bir kahraman değil; mükemmel evlat, mükemmel kardeş, mükemmel eş ve mükemmel kralın ete kemiğe bürünmüş halidir.Destan, Rama’nın babası Kral Dasharatha’nın verdiği talihsiz bir söz yüzünden, tahtını bırakıp 14 yıllığına ormana sürgüne gönderilmesiyle başlar. Rama, bu haksız karara zerre kadar isyan etmeden, babasının onurunu korumak için tacını bırakıp bir derviş gibi ormana gider. Yanında ise sadakatin sembolü olan eşi Sita ve kardeşi Lakshmana vardır. Ancak bu huzurlu sürgün hayatı, kötülüğün on başlı kralı Ravana’nın Sita’yı kaçırıp Lanka adasına götürmesiyle büyük bir savaşa dönüşür. Rama, Sita’yı kurtarmak için maymunlar ordusunun lideri ve tanrısal güce sahip Hanuman ile ittifak kurar. Okyanusu aşan devasa bir köprü inşa edilir, büyük savaşlar verilir ve sonunda Rama, kötülüğü temsil eden Ravana’yı yenerek eşine ve tahtına kavuşur.
Bu destanı felsefi bir derinlikle incelediğimizde, karşımıza ilk çıkan kavram Dharma, yani evrensel ödev ve ahlaki düzendir. Immanuel Kant’ın “kategorik imperatif” (koşulsuz buyruk) düşüncesiyle Ramayana arasında samimi bir bağ vardır. Kant, bir eylemin sadece sonuçları için değil, bir görev olduğu için yapılması gerektiğini söyler. Rama da tam olarak budur; o, mutluluğu veya krallığı değil, “doğru olanı” (Dharma) seçer. Karısı kaçırıldığında veya krallığı elinden alındığında bile etik ilkelerinden ödün vermez. Onun savaşı, sadece fiziksel bir düşmana karşı değil, kaosa karşı düzeni koruma savaşıdır.
Burada Platon’un “Filozof Kral” idealini de anımsamak gerekir. Platon’a göre devlet, bilge ve erdemli bir hükümdar tarafından yönetilmelidir. Rama, kişisel arzularını toplumun ve adaletin önüne koymayan o ideal hükümdarın doğulu ikizidir. Ancak hikâyenin içine girdiğimizde, sadece rasyonalite değil, Spinoza’nın panteist yaklaşımına benzer bir doğa bütünlüğü görürüz. Hanuman ve maymunlar ordusu, doğanın ve hayvanlar aleminin tanrısal olanla iş birliğini temsil eder. Ramayana bize evrenin her parçasının, bir dervişin, bir maymunun veya bir ağacın, o büyük kozmik dengenin bir parçası olduğunu hatırlatır.
Samimiyetle söylemek gerekirse Ramayana, insanın içindeki “iyi” ve “kötü” arasındaki bitmek bilmeyen diyalogdur. Ravana’nın on başı, aslında insanın içindeki on farklı tutkuyu ve egoyu (öfke, gurur, şehvet gibi) simgeler. Rama’nın oku ise bu egoları darmadağın eden aklın ve ruhun zaferidir. Destanın sonunda Rama’nın zaferi bir kutlamadır ama aynı zamanda ağır bir
sorumluluktur. Bize şunu fısıldar: Gerçek zafer, bir başkasını yenmek değil, en zor koşullarda bile kendi erdeminden vazgeçmemektir. Ramayana, hüzünlü ormanlardan görkemli saraylara uzanan bir yolculukta, insanın kendi “içsel Dharma’sını” bulma mücadelesinin en estetik ve ruhani anlatısıdır.
—Hint Destanı—