“Evrenin o zifiri karanlığında henüz hiçbir şey yokken; ne zaman, ne mekân, ne de bir insan sesi mevcutken, ilk kıvılcım nasıl çaktı? İnsanlık, kendi varoluşunun izini sürerken neden hep benzer sembollere sığındı? Türk destanlarındaki uçsuz bucaksız sulardan
Sümerlerin balçığına kadar tüm medeniyetlerin ortak bir hafızası mı vardı, yoksa hepimiz aynı kozmik trajedinin farklı dillerdeki yankısı mıyız? İşte insan aklının sınırlarını zorlayan, bilimin felsefeyle, mitolojinin gerçekle çarpıştığı o ilk an…”
Evrenin henüz var olmadığı, ne güneşin ne ayın ne de yıldızların parladığı o sonsuz zamanlarda, sadece uçsuz bucaksız bir su katmanı ve bu boşluğun içinde süzülen Tanrı Kayra Han vardı. Kayra Han, bu sessiz kimsesizlikte yalnızlıktan sıkılırken, suyun derinliklerinden Ak Ana bir ışık huzmesi gibi yükseldi ve ona yaratma gücünü hatırlatarak “Yarat!” diye seslendi. Bu kutsal ilhamla Kayra Han, ilk olarak kendisine yoldaş olması için “Kişi”yi yarattı. Ancak bu ilk varlık, daha sonra Erlik adını alarak karanlığın ve kibrin temsilcisi olacaktı.

Kayra Han, dünyayı var etmek için Erlik’i suyun derinliklerine göndererek oradan toprak getirmesini buyurdu. Erlik denizin dibine daldı ve avucuna aldığı toprağı yukarı çıkardı. Fakat içinde uyanan kıskançlık ve hükmetme arzusuyla, toprağın bir kısmını Tanrı’dan gizlice ağzında sakladı; niyeti, kendine ait gizli bir yer yaratmaktı. Kayra Han, getirilen toprağı suyun üzerine serpip “Büyü!” dediğinde, yeryüzü dümdüz ve uçsuz bucaksız bir ova gibi yayılmaya başladı. Ancak Erlik’in ağzındaki toprak da aynı mucizeyle büyümeye başladı. Erlik, nefesi kesilip boğulmak üzereyken Kayra Han’ın merhametine sığındı. Tanrı “Tükür!” dediğinde Erlik’in ağzından fırlayan o toprak ve çamur parçaları, bugün yeryüzünde gördüğümüz sarp dağları, aşılmaz engelleri ve bataklıkları oluşturdu; böylece yeryüzünün o pürüzsüz saflığı bozulmuş oldu.
Dünya şekillendikten sonra Kayra Han, gökyüzünün katlarını yarattı ve yerin ortasına dokuz dallı devasa bir ağaç dikti. Bu ağacın her bir dalının altında bir insan soyunun yeşermesini sağladı. Erlik ise bu yaratılış mucizesini gördükçe hırsından kahroluyor, insanları kendi safına çekmek için hileler planlıyordu. Sonunda Erlik’in bitmek bilmeyen kötülükleri ve Tanrı ile aşık atma çabası bardağı taşırdı. Kayra Han, onu ışıklı gökyüzünden tamamen kovarak yerin altındaki karanlıklar dünyasına mahkum etti. Erlik, giderken yanında kötülüğün ruhlarını da götürdü. O günden sonra dünya, gökyüzündeki iyilik güçleri ile yerin altındaki karanlık güçlerin, yani Kayra Han’ın nuru ile Erlik’in gölgesinin bitmek bilmeyen bir savaş alanına dönüştü. İnsanoğlu ise bu iki dünya arasında, dokuz dalın gölgesinde kendi kaderini tayin etmeye çalışarak yaşamaya başladı.
—Türk Destanı–