Osmanlı tarihinin en kanlı ve trajik sayfalarından biri
olan Vaka-i Vakvakiye, bir diğer adıyla Çınar Vakası, 1656 yılında Sultan IV. Mehmed döneminde patlak veren büyük bir askeri isyandır. 17. yüzyılın başından itibaren devlet idaresinde görülen sarsıntılar, özellikle Sultan IV.Murad’ın ölümünün ardından daha da derinleşmişti.Henüz çocuk yaşta tahta çıkan IV. Mehmed’in yönetimde tam otorite kuramaması, saray içinde valide sultanların ve iç ağaların nüfuz kazanmasına, devlet erkânı arasında ise bitmek bilmeyen bir rekabete yol açmıştı. Bu idari kaosun gölgesinde devam eden Girit seferinde Venediklilere karşı istenen başarının alınamaması ve Çanakkale Boğazı’nın kuşatılması, imparatorluğun mali dengesini tamamen bozmuştu. Ordunun ulufe ödemeleri zamanında yapılamıyor, yapılan ödemeler ise ayarı düşük “züyuf” akçelerle gerçekleştiriliyordu. Bu ekonomik darboğaz, geçim sıkıntısı çeken askerler ile esnaf arasında gerginliklere neden olurken, nihayetinde bardağı taşıran son damla oldu.
Girit’teki savaştan dönen bir grup yeniçeri, maaş şikâyetlerini dile getirmek için ağa kapısına başvurdu ancak bir sonuç alamadı. Bunun üzerine kışlalarına dönerek diğer memnuniyetsiz askerlerle ve sipahilerle iş birliği yaptılar. Şamlı Mehmet Ağa ve Karakaş Mehmet gibi isimlerin liderliğinde toplanan isyancılar, saraya haber göndererek bir “Ayak Divanı” kurulmasını talep ettiler. Padişahın isyancıları yatıştırmak için gönderdiği elçiler reddedildi; hatta arabuluculuk yapmak isteyen Kara Abdullah Ağa, öfkeli kalabalık tarafından At Meydanı’nda öldürüldü. Baskıların artması üzerine Sultan IV. Mehmed; vezirler, din adamları ve saray görevlileriyle birlikte Soğukçeşme’deki Alay Köşkü’ne gelerek isyancıların karşısına çıktı. Sipahi Mehter Hasan Ağa’nın önderliğindeki zorbalar; düşük akçeden, yolsuzluklardan ve idari beceriksizliklerden uzun uzun şikâyet ederek, tüm bu felaketlerin sorumlusu olarak gördükleri 30 kadar saray ağasının ismini içeren bir ölüm listesi sundular.
Padişahın yanındaki Zurnazen Mustafa Paşa, listedeki kişilerin mallarına el konulup sürgün edilmesini önererek ortamı yumuşatmaya çalıştıysa da isyancılar bunu reddetti. Hatta “Seni dahi isteriz!” diyerek padişahı tehdit etmeleri üzerine ortam tamamen sessizliğe büründü. Kendi canı ve tahtı tehlikeye giren Genç Padişah, çaresizlik içinde cellatlara emir vermek zorunda kaldı. Darüssaade Ağası Behram Ağa ve Kapı Ağası Ahmet Ağa gibi isimler saray içinde öldürülerek cesetleri dışarıdaki asilere teslim edildi. Takip eden günlerde listedeki diğer devlet adamları da yakalanarak infaz edildi ve toplamda 30’u bulan bu cesetler, Sultanahmet Meydanı’ndaki dev bir çınar ağacına asıldı. Günlerce ağaç dallarında sallanan bu cansız bedenler, halkın zihninde meyveleri insan başı olan mitolojik Vakvak Ağacı’nı çağrıştırdı. Bu dehşet verici benzerlik nedeniyle olay tarihe Vaka-i Vakvakiye olarak geçti ve devlet otoritesinin ne denli büyük bir darbe aldığının sembolü haline geldi.
Felsefi Kısım:Türk tarihinin bu sarsıcı kesitinde, tarafların haklılık payından ziyade, bu haklılığın neden bu denli gaddar ve teşhirci bir yönteme dönüştüğüne bakmak gerekir. Olayın en çarpıcı boyutu; mutlak otoriteyi temsil eden Padişahın, kendi elleriyle sistemi “budamak” zorunda kalmasıdır.
1. Kurban Mekanizması ve Sistemin Budanması
René Girard’ın “Mimetik Arzu ve Kurban” kuramına göre, toplumsal kaosun zirve yaptığı anlarda şiddeti durdurmak için bir “günah keçisi” seçilir. Padişah, önüne konulan listeyi kabul ederek aslında bu kurban mekanizmasını işletmiş ve sistemi ayakta tutmak adına kendi devlet adamlarını feda etmiştir. Devletin bekası için kendi organlarını yok sayan bu tavır, Thomas Hobbes’un “Toplum Sözleşmesi” bağlamında bir paradoks yaratır: Devlet, tebaasını korumak için mi vardır, yoksa hayatta kalmak için kendi evlatlarını kurban eden çaresiz bir makine mi? Bu durum, otoritenin gücünü değil, karşı güçler karşısındaki derin acziyetini simgeler.
2. İktidarın Beden Üzerinden Teşhiri
İsyancılar cephesinden bakıldığında, taleplerinin karşılanması sadece bir adalet arayışı değildir. Cesetlerin meydandaki ağaca asılması, Michel Foucault’nun “İktidar ve Beden” kuramında vurguladığı gibi bir katliamdan ziyade, katliamın sergilenmesidir. Bu, “Bakın, biz bu kadar güçlüyüz” demenin en kanlı yoludur. Ağaçta sallanan bedenler, eski otoritenin yıkılışını ve sokağın yeni gücünü temsil eden sembolik birer nesneye dönüşmüştür.
3. Vicdanın Sessizliği ve Kolektif Zihin
Olayın her iki tarafında da vicdani bir belirti gözlemlenmemektedir; zira her iki taraf da “gerekeni” yaptığına inanmaktadır. Hannah Arendt’in “Totalitarizm ve Düşüncesizlik” kavramında olduğu gibi, Padişah seçimi halkın (isyancıların) baskısına yaslayarak sorumluluğu kendinden uzaklaştırmıştır. İsyancılar ise kin ve öfkeyi vicdanın önüne koyarak o otuz kişiyi mutlak suçlu ilan etmişlerdir. Kurda kuzuyu verdikten sonra kurttan rasyonel bir karar beklemek mantıksızdır; bu noktada rasyonalite yerini yıkıcı bir içgüdüye bırakmıştır.
4. Bireyin Kitle İçinde Erimesi
Bireysel olarak merhametli olabilecek bir askerin, bir cesedi ağaca asarken hissizleşmesi Gustave Le Bon’un “Kolektif Zihin” kuramıyla açıklanabilir. Kitleye dahil olan birey, kendi ahlaki pusulasını kaybederek kolektif ruhun bir parçası haline gelir. Bu ruh içinde bir insanı ağaca asmak, bir çocuk oyuncağı kadar basitleşir. Bireysel vicdanın yerini kitlesel gaddarlık aldığında, trajedi artık kaçınılmaz bir rutine dönüşür.
Toplum Sözleşmesi Kuramı Hobbes, devletin (Leviathan) varlık sebebinin insanların birbirini öldürmesini engellemek olduğunu söyler.
İktidar ve Beden Kuramı Foucault, cezalandırmanın bir “gösteri” (spektaküler ceza) olduğu dönemleri inceler.
Mimetik Arzu ve Kurban Kuramı Girard, toplumların kriz anlarında şiddeti durdurmak için bir kurban seçtiğini savunur.
Totalitarizm ve Düşüncesizlik Kuramı Arendt, bireylerin bir sistem içinde nasıl düşünmeden şiddet uygulayabileceğini anlatı
Kolektif Zihin Kuramı Le Bon, bir kalabalığın içindeki bireyin nasıl bir “vahşiye” dönüştüğünü açıklar.