Klasik dönem Osmanlı saray
hiyerarşisinde “padişahın huzuru”, dünyevi gürültülerin kesildiği kutsal bir mekândır. Padişah, tebaasından ve hatta en üst düzey devlet adamlarından bile devasa bir mesafeyle ayrılır. Bu mesafe sadece fiziksel değil, işitseldir de. Fatih Sultan Mehmet’ten itibaren padişahlar, divan toplantılarını bir kafes arkasından izlemeye ve doğrudan konuşmamaya başlamışlardır.Bu “kutsal sessizlik” kültürü, devletin en karanlık işi olan infaz ile birleştiğinde ortaya dilsiz cellatlar çıkar. İktidar, öldürme eyleminin o korkunç gürültüsünü (çığlıklar, yalvarmalar, son sözler) sistemin dışına itmek istemiştir. Çünkü yalvaran bir ses, celladı tereddüte düşürebilir veya infazın o “ilahi adalet” imajını zedeleyebilir.Cellatbaşına bağlı olarak çalışan bu özel grup, genellikle sağır ve dilsiz olanlar arasından seçilirdi. Bunun temel sebebi, kurbanın son feryatlarını duymamaları ve içeride olup bitenleri dışarıya anlatamamalarıydı.İnfaz Sahnesi: Kurban (çoğunlukla bir devlet adamı veya şehzade), sarayın “Cellat Çeşmesi” önüne veya dilsizlerin beklediği karanlık bir odaya getirildiğinde, hiçbir kelime konuşulmazdı. Dilsiz cellatlar, kurbanlarına sadece işaretlerle yaklaşır ve kararın kesinliğini bu ürpertici sessizlikle vurgularlardı. Konuşmanın bittiği yerde, celladın elleri ve o meşhur kemend (ipek urgan) devreye girerdi. Kurbanın son nefesini verirken çıkardığı hırıltı, sarayın mermer duvarlarında yankılanan tek ses olurdu. Bu sessizlik, ölümü bir “iş kazası” veya “kavga” olmaktan çıkarıp, devletin kaçınılmaz bir doğa olayı gibi işleyen mekanik sürecine dönüştürürdü.İnfaz bittikten sonra cellatlar, sanki hiçbir şey olmamış gibi sessizliklerine geri dönerlerdi. Ancak bu sessizliğin bedeli ağırdı:Cellatlar, halk arasında “uğursuz” kabul edilirlerdi. Bu yüzden ölünce normal mezarlıklara değil, Cellat Mezarlığı adı verilen isimsiz, taşsız ve sadece kaba mermerlerden oluşan gizli yerlere gömülürlerdi.Bir celladın dilsiz olması, devletin en büyük sırlarının o cellatla birlikte mezara sessizce gitmesi demekti. Onlar, iktidarın hem eli hem de kilitli kutusuydu.Bu uygulama, Osmanlı bürokrasisi üzerinde devasa bir psikolojik baskı yarattı. Bir devlet adamı için sarayın koridorlarında dilsiz bir görevliyle göz göze gelmek, kelimelerin bittiği ve ölümün sessizce yaklaştığı anın provası gibiydi.
Felsefi Kısım:
Normalde bir infaz sahnesi gürültülüdür; yalvarışlar, küfürler veya son sözler olur. Ama cellat dilsiz olduğunda, kurban ile cellat arasındaki o insani bağ (dil yoluyla kurulan köprü) daha baştan havaya uçurulur. Ludwig Wittgenstein’ın o meşhur “Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır” sözünü burada tersinden okuyabiliriz: İktidar, celladın dilini elinden alarak kurbanın dünyasını o an kapatır. Karşında seni duymayan ve sana cevap veremeyen bir “duvar” vardır. Bu durum, iktidarı bir insan olmaktan çıkarıp, doğa kanunu gibi kaçınılmaz bir nesneye dönüştürür.
Giorgio Agamben’in “Homo Sacer” (Çıplak Hayat) kavramı burada tam karşımızda duruyor. Bir dilsiz cellat kurbana yaklaştığında, o kişi artık bir devlet adamı, bir şehzade ya da bir hukuk öznesi değildir. Celladın sessizliği, kurbanı hukukun dışına, sadece nefes alan bir bedene indirger. Cellat dilsizdir çünkü iktidar, öldürdüğü kişiyle “konuşmaya değer” bir ilişki kurmaz; sadece o bedeni biyolojik olarak sonlandırır. Bu sessizlik, kurbanın artık “insan toplumundan” çıkarıldığının en net sesidir (ya da sesizliğidir).
Michel Foucault, iktidarın bizi her an izlediği o “gözetleme” kulelerinden (Panoptikon) bahseder. Osmanlı sarayında ise bunun “akustik” bir versiyonu vardır. Sarayın koridorlarında dilsiz cellatların dolaşması, bir nevi “sessizliğin tiranlığı”dır. Herkes bilir ki her an bir urgan boğazına dolanabilir ve o an geldiğinde seni duyacak kimse olmayacaktır. Bu sessizlik, saray bürokrasisi üzerinde müthiş bir içsel disiplin yaratır. Kimse yüksek sesle konuşmaz, kimse itiraz etmez; çünkü sesin olmadığı bir yerde hakikat sadece padişahın iradesidir.
“İletişimsiz Şiddet” (Hannah Arendt Perspektifi): Arendt, şiddetin başladığı yerde sözün bittiğini söyler. Dilsiz cellat, şiddetin en saf halidir; çünkü içine hiçbir tartışma, savunma ya da “neden” sorusu sızamaz. O sadece yapar.
“Nekrosiyasetin Estetiği” (Achille Mbembe): Ölümün sadece bir son değil, bir yönetim biçimi olmasıdır. Celladın dilsizliği, ölümü o kadar sıradan ve mekanik hale getirir ki, devletin öldürme gücü adeta kutsal bir sessizliğe bürünür.
“Simgesel Kastrasyon”: Celladın dilinin (ve bazen kulağının) yokluğu, aslında iktidarın kendi şiddet aracını da “insanlıktan çıkarması”dır. İktidar, celladı bir özne olmaktan çıkarıp bir “alet” (mesela bir kılıç gibi) seviyesine indirir.
“Dehumanizasyon” (İnsanlıktan Çıkarma): Hem celladın hem de kurbanın insan olma vasıflarının askıya alınması. Kurban bir “paket”, cellat ise bir “mekanizma” haline gelir.