İstanbul’un fethi sadece bir şehrin kapılarını
açmamış, aynı zamanda Osmanlı yönetiminde yüz yıllık bir devri kapatmıştı. Çandarlı Halil Paşa,Osmanlı’nın o güne kadarki en güçlü ailesinin lideriydi. Babası ve dedesi de sadrazamdı; öyle ki, Çandarlı ailesi “devletin asıl sahibi” gibi görülüyordu. Genç Sultan Mehmet tahta çıktığında, Halil Paşa ona adeta bir “vasi” gibi davranıyor, genç sultanın kararlarını dizginliyordu.Kuşatma sırasında Çandarlı, Avrupa’dan gelebilecek bir Haçlı yardımından korkuyor ve fethin imkansız olduğunu savunuyordu. Hatta ordu içinde “Bizans’tan rüşvet alıyor” dedikoduları yayılmıştı. Ancak surlar yıkılıp İstanbul düştüğünde, bu büyük zafer sadece Osmanlı’ya bir başkent kazandırmadı; Fatih’e, karşısında duran bu devasa soylu aileyi yok etmek için gereken meşruiyeti de verdi.Fethin üzerinden sadece birkaç gün geçmişti. Fatih, Çandarlı Halil Paşa’yı tutuklattı. Bu, Osmanlı tarihinde bir ilkti; bir sadrazamın bu şekilde derdest edilmesi o güne kadar hayal bile edilemezdi.Buradaki “gözler” meselesi, hem fiziksel hem de mecazi bir dehşet barındırır. Çandarlı zindana atıldığında, Fatih onun sadece canını almadı; gücünün her zerresini gözlerinin önünde parçaladı. Paşa hapsedildiği hücrede infazını beklerken, ailesinin tüm mal varlığına el konulması ve oğullarının devlet kademelerinden silinmesi süreci bizzat ona izletildi. Çandarlı’nın o güne kadar kurduğu tüm dünya, o daha hayattayken ve hücrenin parmaklıkları ardından bakarken yok edildi.Çandarlı Halil Paşa, 1453 yılının Haziran ayında Yedikule’de boğularak idam edildi. Bazı rivayetlere göre idamından hemen önce gözlerine mil çekildiği veya infazın bizzat padişahın gözetiminde yapıldığı söylenir. Ancak asıl sarsıcı olan, Fatih’in bu idamla verdiği mesajdı: “Bu devlette benden başka soylu, benden başka güç yoktur.” Çandarlı’nın ölümüyle “devşirme” kökenli bürokratların önü açıldı ve Osmanlı, soylu ailelerin yönettiği bir yapıdan, sadece padişaha bağlı kulların yönettiği mutlak bir monarşiye evrildi.
Felsefi Kısım:
Çandarlı ailesi, Osmanlı’da padişahın yanında adeta bir “ikinci otorite” gibi duran, kökleri devletten eski görülen bir yapıydı. Onlar, padişahların kararlarını dengeleyen, aristokratik bir denetim mekanizması gibi çalışıyorlardı. Fatih, fetihten hemen sonra bu gücü tasfiye ederek aslında İstisna Hali dediğimiz o gri bölgeyi kullanmıştır. O güne kadar “dokunulmaz” kabul edilen sadrazamlık makamını ve o makamın kutsallığını bir gecede askıya almıştır. Çandarlı zindanda infazını beklerken, ailesinin mal varlığına el konulması ve tüm siyasi mirasının gözleri önünde parçalanması, tam bir Simgesel Şiddet örneğidir. Burada amaç sadece can almak değil; Paşa’nın temsil ettiği o devasa soyluluk imajını, o daha hayattayken hükümsüz kılmaktır. İktidar, Çandarlı’nın mülküne el koyarak onun toplumsal köklerini kurutmuş, onu tarihin içindeki ağırlığından mahrum bırakmıştır.
Bu idam, sadece bir suçun cezalandırılması değil, yeni bir yönetim modelinin inşası için seçilmiş bir Kurban Ritüelidir. Fatih, Çandarlı’yı feda ederek tüm devlet ricaline şu mesajı vermiştir: “Artık soyluluk yok, sadece bana bağlılık var.” Bu durum, bürokrasi üzerinde devasa bir Panoptikon etkisi yaratmıştır. Artık her devlet adamı, geçmişi ne kadar parlak olursa olsun, padişahın gözetimi altında olduğunun ve tek bir hamleyle bir Homo Sacer’e, yani hukukun korumadığı “çıplak bir hayata” dönüşebileceğinin farkındadır.
İdamın sessizce ama büyük bir ağırlıkla gerçekleştirilmesi, iktidarın Nekrosiyaset yeteneğini, yani ölümü bile bir otorite inşa aracı olarak nasıl kullandığını kanıtlar. Paşa’nın zindandaki son saatleri, sadece bir fiziksel bitiş değil, devletin hafızasından bir devrin silinmesidir. Fatih, Çandarlı’nın bedenini ortadan kaldırarak, “benim dışımda hiçbir güç odağına yer yok” diyen yeni bir ontolojik gerçeklik inşa etmiştir. Bu noktadan sonra sadrazamlar artık padişahın “ortağı” değil, “kulu” haline gelmiştir.
“İstisna Hali”: Egemenin, hukuk kurallarını kendi iradesiyle askıya alarak, normal şartlarda yapılamayacak olanı (dokunulmaz bir geleneği yıkmak gibi) meşru kıldığı o hukuk dışı boşluk.
“Homo Sacer”: Toplumsal ve hukuki kimliğinden soyulmuş, öldürülmesi suç sayılmayan ancak kurban edilmesi de yasak olan, sadece biyolojik varlığıyla kalmış sahipsiz hayat.
“Simgesel Şiddet”: Fiziksel darbeden ziyade; itibarın, statünün, mülkiyetin ve aile bağlarının yıkılması yoluyla bireyin ruhsal direncinin ve toplumsal varlığının yok edilmesi.
“Nekrosiyaset”: Siyasi gücün, ölümü sadece biyolojik bir son değil, bir otoriteyi pekiştiren, kitlelere korku ve düzen aşılayan siyasal bir gösteri olarak kurgulama yetisi.
“Panoptikon”: Bireyin her an izlendiği hissini yaratarak kendi davranışlarını otoritenin isteğine göre kontrol etmesini sağlayan, görünmez ama her yerde hissedilen iktidar gözü.
“Kurban Ritüeli”: Yeni bir sistemin mutlaklaşması ve toplumsal sözleşmenin yeniden yazılması için eski düzenin en güçlü sembolünün törensel ve sarsıcı bir şekilde yok edilmesi.